G-JPHKTHBVR9

Türkiye'nin İstikrar Kuşağı Vizyonu ve Çok Boyutlu Bölgesel İttifak İnşası

İsmail Numan Telci

19-02-2026 10:56

Küresel risklerin arttığı ve bölgesel birlikteliklerin önem kazandığı bir jeopolitik denklemde, Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye’nin öncülüğünde gerçekleşebilecek ittifak yapılanması, ilkesel olarak bölgede yapıcı politikalar benimseyen ve dış aktörlerin yıkıcı gündemlerine teşne olmayan aktörlerin katılımına açık olacaktır. Nitekim bu blok, temel yaklaşım olarak “katı bir bloklaşmadan ziyade ortak çıkarları korumak üzere kapsayıcı bir iş birliği platformu” olmayı benimseyecektir.

 

Türkiye’nin son yıllarda yürüttüğü dış politikası, temelde Asya’dan Afrika’ya bir istikrar ve kalkınma kuşağının oluşturulması hedefi doğrultusunda gerçekleşmektedir. Bu bağlamda Ankara söz konusu bölgedeki kriz alanlarında yapıcı bir rol oynayarak kalıcı istikrarın sağlanması amacı doğrultusunda hareket etmektedir. Libya’dan Somali’ye, Suriye’den Sudan’a kadar birçok kriz alanında, Türkiye’nin yapıcı tutumu sayesinde krizlerin derinleşmesinin önüne geçilmiştir.

Bu noktada Ankara, benzer tutumda olan aktörlerle iş birliği yapmaktan çekinmemiş, süreçlere olumlu katkıda bulunabilecek tüm taraflarla aynı masa etrafında bir araya gelerek çözüm odaklı ve çok taraflı süreçleri hayata geçirmeye çalışmıştır. Türkiye’nin pozisyonu, bölgesel aktörler arasında ayrışmaları derinleştirmek yerine ortak çıkarlar etrafında bir araya gelerek, karşılaşılan sorunları bölgenin kendi dinamikleriyle çözüme kavuşturmak olmuştur. Bu bağlamda son dönemde Türkiye özellikle Katar, Suudi Arabistan, Mısır ve Pakistan gibi ülkelerle ortak yaklaşımlar etrafında bir araya gelmiş, bölgesel politikalarda ortak pozisyonlar alarak sorunların çözümünde belirli bir koordinasyon içerisinde hareket etmiştir.

 

Bölgesel Güçlerin İttifak Motivasyonları

Türkiye’nin bölgenin önde gelen ülkelerini de entegre ederek kurmak istediği ittifak yapılanmasının arkasındaki en önemli motivasyon, giderek artan güvenlik endişelerini bertaraf etmek ve kalıcı istikrar sağlamaktır. Bu senaryo, Ortadoğu ve İslam dünyasının son yıllarda giderek daha fazla yüzleştiği sorunlarla mücadele edebilmesine olanak sağlayacak ve bir barış ikliminin hayata geçmesine zemin oluşturabilecektir. Nitekim geçmiş yıllarda söz konusu aktörler arasındaki ayrışan ajandalar ve politika tercihleri, yapıcı değil yıkıcı sonuçlar doğurmuş ve gerek kriz yaşayan ülkeler gerekse de bölge genelinde istikrarsızlığın kanıksanmış bir hal almasına neden olmuştur. Bu durum Suriye, Libya, Sudan ve Yemen gibi kriz bölgelerinde görülürken, bölgesel aktörler arasında uyum ve iş birliğinin daha düşük olduğu dönemlerde krizlerin çözümü çok daha güç olmuştur.

Bölgesel güçler arasındaki bu yakınlaşma sürecinin arkasındaki bir diğer motivasyon ise küresel güç dengelerindeki değişim ve bunun bir sonucu olarak ortaya çıkan belirsizliğin getirdiği endişedir. Bu noktada özellikle ABD’nin Ortadoğu’ya yönelik politikalarındaki yeni yaklaşım ve Washington’ın bu coğrafyadaki varlığının azalışına yönelik işaretlerin artması, bölgesel aktörlerin geleneksel güvenlik mekanizmalarına daha temkinli yaklaşmalarına neden olmaktadır. Bu durumun bir diğer sonucu da bölge ülkelerinin yeni güvenlik ve iş birliği mekanizmaları kurma bağlamında girişimlerini artırmalarıdır. Türkiye ve Suudi Arabistan’ın son dönemde bu hedef doğrultusundaki girişimleri somut anlaşmaların imzalanmasıyla sonuçlanırken, benzer önceliklere sahip aktörlerin de katılma niyetlerini ortaya koyduğu ittifak yapılarının ortaya çıkması ihtimalini güçlendirmiştir.

Bölgesel ittifak şekillenmelerini teşvik eden bir başka unsur da istikrarsız siyasi ortamdan dolayı ortaya çıkarılamayan ekonomik iş birliği potansiyelidir. Bölgenin önde gelen aktörleri arasındaki rekabetçi dış politikalar, bölgesel liderlik arayışları ve karşılıklı güvensizlikler, yakınlaşmayı engellemesinin yanında bu ülkeleri zaman zaman hasmane politikalara itmiştir. Bu durum ekonomisini güçlendirmek isteyen ya da yeni çeşitlendirme mekanizmalarıyla daha güçlü ve geleceğe hazır ekonomik modeller kurmak isteyen bölge aktörlerinin bu hedefleriyle çelişen bir jeo-ekonomik bir konjonktür doğurmuştur. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan gibi ülkelerin iş birliğini teşvik eden girişimleri sadece güvenlik açısından değil ekonomik anlamda da daha yakın etkileşimleri ortaya çıkarma potansiyeli barındırmaktadır. Bölgesel güçlerin teşvikiyle ve öncülüğünde kurulacak bir siyasi ekosistem, diğer aktörlerin de katılımını teşvik edecek ve başta Ortadoğu olmak üzere İslam coğrafyasında daha geniş kapsamlı bir ekonomik istikrar ve kalkınma hedefinin tüm taraflarca benimsenmesine öncülük edecektir. Bölgenin önde gelen aktörlerince benimsenecek bu tür bir girişim, hazırlayabileceği sonuçlar itibariyle kalıcı faydalar doğuracak ve uzun vadeli bir istikrar kuşağının oluşmasına yardımcı olacaktır. Bu durum, özellikle bu ittifakın öncü ve katılımcı ülkeleri için geçerlidir.

 

Bölgesel İş Birliğinde Türkiye Öncülüğü

Bu noktada Türkiye, böyle bir girişimi desteklemekte ve bu kapsamda özellikle Suudi Arabistan ve Pakistan ile koordinasyonunu yoğunlaştırmaktadır. Nitekim son yıllarda bölgedeki birçok kriz alanında etkinlik gösteren Türkiye, krizlerin çözümü ve istikrarın kalıcı olabilmesi adına yoğun çaba sarf etmiştir. Öte yandan Ankara bölgesel kriz alanlarında kalıcı çözümlere ulaşılmasında ilgili tüm aktörlerle iş birliğini öncelemekte ve bu bağlamda müttefiklere de ihtiyaç duymaktadır. Bu noktada bölgenin önde gelen güçleriyle birlikte hareket etmek, Türkiye’nin kriz çözme kapasitesini güçlendirecektir. Örnek vermek gerekirse Libya ve Somali’de Mısır’la, Sudan’da Suudi Arabistan’la ve Suriye’de Katar’la artırılacak iş birlikleri hem bu aktörler arasındaki koordinasyonu güçlendirecek hem de ilgili ülkelerde istikrar sonrası inşa süreçlerinde daha aktif rol alabilmelerine olanak sağlayacaktır.

Bu durumun bir başka örneği ise Gazze’de görülmüştür. İsrail’in 7 Ekim 2023’ten itibaren Gazze’de yürüttüğü katliamlar karşısında en sert pozisyonu Türkiye almış ve İsrail’i durdurabilmek adına gerek bölgesel gerekse de küresel aktörler nezdinde yoğun bir diplomasi yürütmüştür. Bu noktada özellikle Mısır ve Katar ile birlikte hareket eden Türkiye, öncelikle ABD üzerinde bir baskı oluşturarak Washington’ın Tel-Aviv yönetimini ateşkese zorlamasında önemli rol oynamıştır. Nihayetinde 9 Ekim 2025 tarihinde ABD’nin öncülüğünde hazırlanan ve İsrail ile HAMAS’ın üzerinde uzlaştığı Gazze Barış Planı olarak duyurulan anlaşma Mısır, Türkiye ve Katar’ın da imzalamasıyla yürürlüğe girmiştir. Bu süreçte Ankara ve Kahire’nin yoğun bir koordinasyon içerisinde olması hem ABD hem de İsrail üzerinde baskı oluşturmuş ve bu aktörleri ateşkese zorlamıştır. Bu yönüyle Ankara ve Kahire’nin Gazze konusunda ortak hareket etmeleri somut bir çözüm adımı atılmasında en etkili dinamiklerden birisi olmuştur denilebilir.

Türkiye’nin Suudi Arabistan, Pakistan ve diğer önde gelen bölge ülkeleriyle olası bir ittifaka yönelmesinin bir diğer somut çıktısı ise ortak bir savunma sisteminin hayata geçirilebilecek olmasıdır. Bu noktada Pakistan’ın nükleer kapasitesi, Suudi Arabistan’ın finansal gücü ve Türkiye’nin savunma sanayii alanında yürüttüğü stratejik projeler, bir araya geldiğinde bölge jeopolitiğinin yeniden tanımlanmasına yol açacak bir güç merkezinin teşkilini sağlayabilecektir. Bu tür bir yapılanmanın ilerleyen süreçlerde aynı vizyonu ve öncelikleri paylaşan ülkelerce desteklenmesi ve genişlemesi ise İslam coğrafyasında uzun yıllardır eksikliği hissedilen “birlikte hareket edebilme kabiliyetini” kazandırabilecektir. Bu tür bir ittifak yapılanması; krizlerin çözümünde daha hızlı ve efektif adımlar atılabilmesi, dış tehditlere karşı birlikte mücadele edilebilmesi, dış politikaların koordinasyon içinde yürütülmesi ve kalkınma süreçlerinde birlikte hareket edilebilmesi adına kritik önemde olacaktır.

Küresel risklerin arttığı ve bölgesel birlikteliklerin önem kazandığı bir jeopolitik denklemde, Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye’nin öncülüğünde gerçekleşebilecek ittifak yapılanması, ilkesel olarak bölgede yapıcı politikalar benimseyen ve dış aktörlerin yıkıcı gündemlerine teşne olmayan aktörlerin katılımına açık olacaktır. Nitekim bu blok, temel yaklaşım olarak “katı bir bloklaşmadan ziyade ortak çıkarları korumak üzere kapsayıcı bir iş birliği platformu” olmayı benimseyecektir. Bunun yanında söz konusu ittifak bölge halklarının refahını ve güvenliğini merkeze almayı amaçlayan bir yaklaşımla özellikle Ortadoğu merkezli krizlerin çözümünde, çatışmaların sonlandırılmasında ve kolektif bir gelecek inşa edilmesinde çok uluslu ve katılımcı bir felsefeyi benimseyecektir. Böyle bir ittifakın varlığı, küresel diplomaside İslam dünyasının aktörlüğünün yeniden tesis edilmesinde kritik rol oynayacak ve uzun yıllardır nitelikli birliktelikler kuramayan ülkelerin uluslararası siyasetin başat aktörleri haline gelmesine öncülük edecektir.

 

 

 
DİĞER YAZILARI
G-JPHKTHBVR9