Her ne kadar İran’daki son protestoların ülkenin iç dinamiklerinden kaynaklandığını ileri süren görüşler olsa da, protestoların bu kadar etkili olmasında; İran ile İsrail arasında uzun süredir devam eden yıpratma savaşı ile Haziran 2025’te yaşanan “12 Gün Savaşı”nda rejimin destek ve kontrol mekanizmasının büyük yara almasının ve protestoculara yönelik dış desteğin önemli rol oynadığı inkâr edilemez bir gerçekliktir.
İran’ın, çok zengin yeraltı kaynaklarına sahip olmasına rağmen uzun süredir devam eden ambargolar nedeniyle ekonomik sorunlar yaşadığı herkes tarafından bilinen bir durumdur. Ancak İran’ın kısıtlı kaynağını, rejimi ayakta tutmak için kurduğu vekil aktörler stratejisi gereğince ana kara dışındaki Hizbullah, Husiler, Haşdi Şabi ve Suriye’deki Şii milisler gibi aktörlere aktarması, halkın ekonomik sıkıntıları daha da şiddetli hissetmesine yol açmıştır.
İran halkı böyle sıkıntılar yaşarken rejimin önde gelenlerinin ve Devrim Muhafızları Ordusunun bazı komutanlarının görece rahat bir hayat sürmesi de halkın tepkisine yol açmış ve günlerce süren protestolar olmuştur. Ayrıca sadece ekonomik sorunların değil, rejimin bazı uygulamalarının da Yeşil Hareket ve Mahsa Amini olaylarındaki gibi halkın tepkisine yol açtığı da gözlemlenmiştir. Ancak 28 Aralık’ta başkent Tahran’ın can damarı olarak görülen Büyük Pazar’da, aşırı devalüasyon nedeniyle başlayan kepenk kapatma eylemlerinin, kısa sürede mecrasından çıkıp tüm ülkeye yayılması ve belki de İslam Devrimi sonrasında ilk defa doğrudan rejimin sembollerinin, hatta dini liderin bile hedef alınarak rejimin yıkılmasını talep edecek kadar ileri gidilmesi, bu protestoların öncekilerden farklı olduğunun düşünülmesine yol açmıştır.
Gelinen noktada yönetimin sert tedbirlere başvurması sonrasında protestoların etkisi azalmış olsa da, bu süreçte binlerce insanın hayatını kaybetmesi ve binlercesinin de tutuklanması nedeniyle zaten sorunlu olan rejim-halk ilişkisi iyice zehirlenmiş gözükmektedir. Her ne kadar bu son protestoların ülkenin iç dinamiklerinden kaynaklandığını ileri süren görüşler olsa da, protestoların bu kadar etkili olmasında; İran ile İsrail arasında uzun süredir devam eden yıpratma savaşı ile Haziran 2025’te yaşanan “12 Gün Savaşı”nda rejimin destek ve kontrol mekanizmasının büyük yara almasının ve protestoculara yönelik dış desteğin önemli rol oynadığı inkâr edilemez bir gerçekliktir.
Dolayısıyla İran’da yaşanan protestoların ardında gerçekten de İsrail’in veya ABD’nin olup olmadığını anlamak için biraz geriye gidip, İsrail’in İran politikasına ve ABD’nin İran’ı vurması için yürüttüğü strateji ile 12 Gün Savaşı’nda yaşananlara yakından bakıp, hem protestoların öncesinde hem de protestolar esnasında İsrail ve ABD yönetimlerinden yapılan açıklamaları ortaya koyarak bir değerlendirme yapmak faydalı olacaktır.
İsrail’in İran Politikası ve Stratejileri
Aslında İsrail ile İran arasındaki ilişkilerin 1979 öncesinde gayet iyi olduğu, İsrail’in Şah döneminde İran’ı müttefik olarak gördüğü bilinmektedir. Ancak bu durum, 1979’da Şah’ın devrilmesinden sonra değişmiş ve İran rejimi için ABD “büyük şeytan” olurken İsrail ise “küçük şeytan” olarak tanımlanmıştır. İlişkilerin kesilmesine rağmen 1990’lara kadar iki devlet arasında somut düşmanlık ibareleri görülmemiştir. ABD’nin Birinci Körfez Savaşı vesilesiyle bölgeye konuşlanmasından sonra bölgedeki güç dengesi ve güvenlik mimarisi değişince İsrail İran’a karşı daha agresif davranmaya başlamıştır.
2003’te İran’ın nükleer çalışmalarının ifşa olmasıyla İsrail’in tutumu daha da sertleşmiş ve o tarihten itibaren İran’ın nükleer programının sonlandırılması için ABD’nin İran’ı vurmasını sağlamak üzere büyük bir lobi çalışması başlatılmıştır. Bu kampanya sayesinde hem ABD’nin hem de diğer Batılı ülkelerin İran’a ekonomik ambargolar uygulamasını sağlayarak İran’ı büyük bir ekonomik buhranın içine sokmayı başaran İsrail, askeri seçeneği ise bir türlü hayata geçirememiştir.
İsrail’in tüm itirazlarına ve süreci sabote etmeye yönelik girişimlerine rağmen 2015’te Obama’nın kararlı tutumu sayesinde P5+1 ile İran arasında nükleer anlaşma imzalanmış ve İsrail büyük bir hezimet yaşamıştır. Ancak pes etmeyen İsrail, 2018’de Trump’ın anlaşmadan çıkmasını sağlayarak durumu eşitlemiştir. Trump’ın ilk döneminde de ABD’nin İran’ı vurması için çok çabalayan İsrail, sadece 2020’de Kasım Süleymani’nin ABD tarafından öldürülmüş olmasıyla yetinmek durumunda kalmıştır. Ama Trump’ın yeniden başkan olmasıyla İran’a yönelik maksimum baskı politikası yine aktive edilmiş ve bu sefer sadece İran’ın nükleer programı değil balistik füze programı da sorunsallaştırılmaya başlanmıştır. Hatta Trump’ın İran ile tekrar nükleer müzakerelere başlamasını engellemek için; İran’ın ABD seçimlerine Trump aleyhine müdahale ettiği, Trump’a yönelik suikast girişiminin arkasında İran olduğu, ABD’nin bölgedeki üslerine yönelik saldırı planları yapıldığı, nükleer silaha sahip olunca ilk hedefin ABD olacağı şeklinde tezvirat yapılmıştır.
İsrail’in bölgeye ve doğal olarak İran’a yönelik politikasındaki majör değişiklik ise 7 Ekim 2023’ten sonra yaşanmıştır. Aksa Tufanı saldırısının azmettiricisi olarak İran’ı suçlayan İsrail, bir taraftan Gazze’de asrın soykırımına imza atarken diğer taraftan İran’ın bölgedeki vekillerini etkisiz hale getirmeye ve böylelikle İran’ı korumasız bırakmaya çalışmıştır.
Bu konuda büyük ölçüde başarılı olan İsrail, 1 Nisan 2024 tarihinde İran’ın Şam’daki konsolosluk binasını vurarak, vekâlet savaşlarına son vermiş ve karşılıklı misillemelerle tırmandırılan gerilim, İsrail’in 12 Haziran’da İran’ı sert bir şekilde vurup felç etmesiyle resmen savaşa dönüşmüştür.
İsrail’in 12 Gün Savaşı’nda Takip Ettiği Strateji
Netanyahu’nun 7 Ekim’den sonra ilan ettiği “Ortadoğu’yu yeniden dizayn edeceğiz” söyleminin bir sonucu olarak İran’ın bölgedeki tüm vekillerinin etkisi kırılmış ve İran savunmasız bırakılmıştır. Savaşı ana karası dışında, vekil aktörlerinin topraklarında karşılamak isteyen İran’ın “stratejik sabır stratejisi” de işe yaramamış ve belki de en zayıf olduğu bir dönemde İsrail’in saldırısına maruz kalmıştır.
İsrail, 12 Haziran 2025’te İran’ı ilk vurduğunda İran’ın neden karşılık vermediği hemen anlaşılamamıştır. Aslında aylardır geliyorum diyen saldırıya neden karşılık verilemediği ise ancak ikinci günün sonunda anlaşılmıştır. Zira İsrail’in hem İran içinden devşirdiği hem de gizlice İran’a soktuğu casuslar marifetiyle; İran’ın radarlarını ve hava savunma sistemlerini etkisiz hale getirdiği ve bu sayede İsrail uçaklarının rahatlıkla İran hava sahasına girip İran’ın savunma sistemini ortadan kaldırdığı ortaya çıkmıştır. İran’ın bir türlü İsrail’e karşılık verememesi yetmiyormuş gibi Devrim Muhafızları Ordusunun üst düzey isimlerinin de öldürülmesi, İran rejiminin o kadar da kuvvetli olmadığını göstermiştir.
İsrail, 12 Gün Savaşı süresince gerçekleştirdiği saldırılarda sadece askeri tesislerin ve rejimin destek unsurlarının hedef alındığını ve sivillere zarar vermekten kaçınıldığını ileri sürmüştür. Böylelikle İran halkıyla rejim arasına mesafe sokulmaya, halkın rejime verdiği destek sonlandırılmaya veyahut en kötü ihtimalle sınırlandırılmaya çalışılmıştır. Tüm bunlar İran halkına, “eğer içerden de destek verilirse rejimin devrilebileceği” şeklinde mesajlar olarak okunmuştur. İsrail’in İran’a yönelik saldırıyı “Yükselen Aslan Operasyonu” olarak tanımlaması da, İran halkına yönelik bir mesaj olarak algılanmıştır. Hatta medyada saldırı haberleri verilirken İran’ın mevcut bayrağı değil de Şah dönemindeki aslanlı bayrağı kullanılmıştır.
İsrail, başlarda saldırılarının gerekçesini İran’ın yürüttüğü nükleer programı sonlandırmak olarak açıklarken, İran’ın İsrail’e balistik füzelerle cevap vermeye başlamasıyla İran’ın balistik füze programı da hedef haline getirilmiştir. Diğer taraftan başlarda hiç rejim değişikliğinden bahsedilmezken, İran’ın beklenilenden daha düşük seviyede direnç göstermesi üzerine Hamaney’in de hedef alınabileceğine yönelik açıklamalar yapılmıştır. Hatta Hamaney’in hedef alınmasını meşrulaştırmak için tarihsel bir olaya atıf yapan Netanyahu, İran’ın balistik füzeleriyle vurulduğu ileri sürülen bir hastanede yaptığı konuşmada, “2 bin 500 yıl önce, Pers kralı Büyük Kiros'un Yahudileri özgürleştirdiğini söylemek istiyorum. Ve bugün, bir Yahudi devleti Pers halkını özgürleştirmek için gerekli araçları ortaya çıkarıyor.” diyerek, İran’a yönelik saldırılara kutsal bir misyon biçmeye çalışmıştır.
Akabinde ise, “Hamaney’in nerde saklandığını biliyoruz, istersek vururuz ama şimdilik yaşamasına izin veriyoruz” şeklindeki açıklamalarla, halk nezdinde dini liderlik makamı ve rejim itibarsızlaştırılmaya çalışılmıştır. Defaatle rejimi ve rejimin liderlerini hedef aldıklarını açıklayan İsrail, ülkeyi parçalamak veya işgal etmek gibi bir planları olmadığını söyleyerek, halkın direncini kırmayı ve saldırı durumunda rejimin yanında konsolide olmasını engellemeyi hedeflemiştir.
Aslında protestolar esnasında yaşanan gelişmeler, İsrail ve ABD ekseninin bu konuda nispeten başarılı olduğunu göstermiştir. Zira milli sporcular müsabakalarda milli marşlarını söylemekten imtina etmiş, sokaklarda Hamaney’in fotoğrafları yakılmış ve bir zamanlar rejimin kahramanı olan Kasım Süleymani’nin mezarı tahrip edilmiştir. Tüm bunlar rejimi düşürmeye yetmese de, bu kanaldan yürümek, İran’ı askeri müdahale olmadan içeriden yıkmak için bir şansın olduğu inancını kuvvetlendirmiştir.
Sürecin başından beri ABD’yi de savaşa çekmek isteyen İsrail, saldırılara rağmen elindeki mühimmatların yer altında inşa edilen Fordo nükleer tesisine sirayet edememesi üzerine ABD’den yardım talep etmiştir. Bu konuda hem kendi yönetiminden hem de Yahudi lobisinden büyük baskı gören Trump’ın yeşil ışık yakmasıyla, 22 Haziran 2025’te ABD uçakları Fordo’yu vurmuş ve İran’ın tüm nükleer kapasitesinin ortadan kaldırıldığı açıklanmıştır. İran’ın misilleme hakkını Katar’daki ABD üssüne füze fırlatarak kullanmasıyla, İran’a da onurlu bir çıkış sağlanmıştır. Hemen akabinde ise Trump’ın devreye girmesiyle 24 Haziran’da taraflar arasında ateşkes sağlanmıştır. Böylelikle ABD, İsrail ve Yahudi lobisinin talebini karşılayıp İran’ı vurmasına rağmen savaşa taraf olmadığı gibi tarafları da ateşkese zorlayarak barış yapıcı rolüne bürünmüştür.
İsrail ve ABD’nin Protestolara Yönelik Destek Açıklamaları
Her ne kadar 24 Haziran’dan beri İsrail ile İran arasında bir ateşkes durumu söz konusu olsa da, İsrail’in başladığı işi bitirmek istediği, yani 12 Gün Savaşı’nda büyük bir darbe indirdiği İran rejimini devirmeyi arzu ettiği herkesin malumudur. Hatta bunu mümkün kılabilmek için İran’ın ABD tarafından vurulan nükleer tesisleri onarmaya başladığı ve kısa sürede bu tesislerin yeniden aktive edileceğine dair haberleri kullanarak Trump’a baskı yaptığı da takip edilmiştir.
Ateşkes sonrası Eylül ve Aralık’ta Beyaz Saray’ı ziyaret eden Netanyahu’nun gündeminin en önemli maddesi Gazze ile birlikte İran’a yeniden saldırılması olmuştur. Trump’ın da bu konuda kapıları tam olarak kapatmadığı, İran’ın nükleer silah sahibi olmasına asla izin vermeyeceklerini, eğer İran nükleer tesisleri yeniden devreye alırsa daha sert bir şekilde vurulacağını söylediği de bilinmektedir.
İşte böyle bir atmosferde Netanyahu, tam da İran’daki protestoların başlamasından bir gün sonra 29 Aralık’ta Beyaz Saray’ı ziyaret etmiştir. Doğal olarak Trump ile yapılan görüşmede İran konusu görüşüldüğü gibi, sorular da bu cihette olmuştur. Hem Netanyahu hem de Trump yaptıkları açıklamalarda, İran halkının özgürlük ve demokrasi taleplerine kulak verilmesi gerektiğinin altını çizerek İran rejimini uyarmışlardır. Hatta Trump, “Eğer İran yönetimi protestocuları öldürmeye başlarsa, onlara çok sert bir şekilde karşılık vereceğiz” diyerek, göstericilere destek vermiştir.
ABD’den döndükten sonra yapılan ilk kabine toplantısında konuşan Netanyahu ise, “İran halkının mücadelesine, özgürlük, hürriyet ve adalet özlemlerine katılıyoruz. İran halkının kaderini kendi ellerine aldığı bir dönemeçte olduğumuz çok muhtemel.” diyerek, İran’daki protestolara destek verdiğini alenen beyan etmiştir.
İsrail’in İran’daki muhtemel rejim değişikliğine yönelik ilgisinin bir göstergesi de, ABD’de sürgün hayatı süren devrik şahın oğlu Rıza Pehlevi’yi desteklemesidir. İran’da muhalefet olmaması nedeniyle herhangi bir rejim değişikliği durumunda kimsenin öne çıkması beklenmeyen İran’da oğul Pehlevi’yi ciddi bir alternatif olarak sahaya süren İsrail, Pehlevi sayesinde İran ile yeniden yakın ilişkiler kurmanın hesabını yapmaktadır. Her ne kadar Pehlevi’nin İran’da önemli bir karşılığı olmasa da şu an itibariyle muhalif olarak elde olan tek adaydır. Ancak Pehlevi’nin başında kipayla ağlama duvarında verdiği poz, herkesin aklını karıştırmakta olup, bu görüntüler İran’ın başına geçmesinin önündeki en önemli engel olarak görülmektedir.
Buraya kadar anlatılanlar, İsrail’in İran’daki protestolardan en fazla istifade edecek taraf olduğunu göstermektedir. Zira İsrail’in bölgede kendisinden başka güçlü bir devlet istemediği ve kendisi için tehdit olarak gördüğü devletlerin de yıllar içerisinde bir şekilde sorunlar yaşadığı ve bazıları fiilen parçalanırken bazılarının da bitmek tükenmek bilmeyen iç çatışmalarla enerjilerini tükettiği görülmektedir. Dolayısıyla zaten vekillerini kaybetmiş bir İran’ın da parçalanması veyahut rejiminin değişerek, tıpkı 1979 öncesinde olduğu gibi İsrail’e yakın olan bir yönetimin işbaşına gelmesi İsrail’in tercihi olacaktır.
Trump yönetimindeki ABD’nin de İran konusunda İsrail’e destek verdiği bilinmektedir. Hatta Ocak’ın ikinci haftasında ABD’nin yeniden İran’ı vuracağı yoğun şekilde gündeme gelse de, bazı Körfez ülkeleriyle birlikte Türkiye’nin de telkinleriyle Trump’ın müdahaleden vazgeçtiği ifade edilmiştir. Ancak son günlerde ABD ordusunun İran çevresine yeniden tahkimat yaptığı gözlemlenmekte olup, bu muhtemel bir müdahaleye hazırlık olarak değerlendirilmektedir. Özellikle Venezuela’ya yapılan operasyon ve Maduro’nun kaçırılmasından sonra işbaşına gelen geçici yönetimin ABD ile tam iş birliği yapması, İran’da da benzer şablonun kullanılabileceğine yönelik beklentiyi artırmıştır. Venezuela örneği, Irak ve Afganistan’daki kötü örneklerden sonra devletlerin tamamen işlevsiz hale getirilmeden, sadece rejim veya lider değişikliğiyle dönüşümün sağlanması konusunda önemli bir referans oluşturmuştur.
Buna göre uzun yıllardır ekonomik ambargo altında kıvranan ve zengin kaynakları olmasına rağmen halkına umut vaat edemeyen, 12 Gün Savaşı’nda iyice zayıflatılmış ve halkıyla arası açılmış İran rejiminin liderine yapılacak bir operasyonla kaçırılması ve yerine de ya rejimin içinden daha ılımlı bir ismin ya da Rıza Pehlevi’nin getirilmesiyle, hem ABD’ye hem de İsrail’e dost olan ve bölge ülkeleri için tehdit oluşturmayacak yeni bir İran’ın kurgulandığı anlaşılmaktadır. Ancak önemli olan ABD veya İsrail’in ne istediği değil, İran halkının ne istediğidir. Yani İran halkının kendi kaderini tayin etmesidir. Yoksa İsrail’in çıkarlarına istinaden ABD marifetiyle yapılacak müdahaleler ne İran’a, ne de bölgeye huzur getirmeyecektir.